1987 yılının Ekim ayında dünyaya gelmişim. Güz ayları hep en sevdiğim aylar olmuştur. Belki de ilk yaşadığım mevsim olduğundandır.
Tiyatrocu bir baba ve ev hanımı bir annenin ikinci çocuğu olarak gelmişim dünyaya ama babam İstanbul’a ve Tiyatroya veda etmiş benim doğduğum yıllarda ve annemde ne kadar başarılı bir işkadını olacağından habersizmiş :)
Hayatlarının en doğru kararını alıp Bodrum’a yerleşmeye karar vermişler. Büyük aşk Bodrum!
Bozuluyor, yıpranıyor, imdat seslerinin içinde inadına hala bana huzur veren biricik evim Bodrum’um…
Sokaklarında çamurlara batıp, asma yapraklarının içine kum doldurup sarmalar yapardık. Dağa keşfe çıkar orada kendimize ait bölmeler yaratırdık. Çıplak ayaklarla çakıl taşlarının üstünde koşuşur, 24 saat denizin içinde kalmak isterdik. En büyük caniliğimiz yakaladığımız yengeçler ve topladığımız kestanelerdi. Yengecin en büyüğünü, kestanenin en güzel renklisini hep biz! yakaladık…
Büyük şehirde yaşayan çocuklar gibi peçete koleksiyonumuzda vardı ama biz en çok çakıl taşlarının arasındaki deniz kabuklarını toplamayı severdik. En güzeliydi bizim yaşadığımız. Çocukken en çocuk bizdik gerçek manada!...
Ben büyümek istemezdim hiç. İnat ettim baya… Çocukluk arkadaşım, koruyucu meleğim gözüne kalemler sürüp, uzun telefon konuşmaları yapmaya başlamıştı. Sıkıcı… Ben evcilik oynamak istiyordum daha… Zavallı ablam çocukluktan ergenliğe geçiş döneminde eline tutuşturulmuş bir Cansu’yla gönderildi bütün partilere, gezmelere hiç itiraz etmeden…
Benimde büyüme vaktim geldiğini fark ettiğimde…. Eğlenceli, keyifli ve değerli bir dostluğa dönüştü abla kardeş ilişkisi… Hiçbir şeye asla değişilmeyecek, hiç kimseyle paylaşılmayacak kadar özel, güzel, gerçek…
Converselerimizi giydik ayağımıza hayatı umursamaz görünüp aslında fazlasıyla umrumuzda olduğunu gösterdik çantamıza takılan bonibon gibi renk renk rozetlerimizle…
Özgürdük, mutluyduk, dosttuk Bodrum’da…
Zıpırlıklarla geçen dolu dolu bir lise hayatının sonuna geldiğimizde artık “Hayatımın en önemli kararını” alma vakti geldi. Öyle diyordu öğretmenlerim. Meslek seçimi önemliymiş. Puanım geldi. Okulda ve dershanede seçenekler koyuldu önüme İşletme? Muhasebe?... Uymadıysa bir yıl daha bekle…. Hayır istemiyorum bunları bir yıl daha da beklemeyeceğim. Dostlarım hatırlattı takı merakımı bundan iki yıl önce araştırma yapmıştım vardı okulu. Tercihlerimde 8. sıraya Dokuz Eylül Üniversitesi “Taş ve Metal İşlemeciliği” bölümünü yazdım ve kazandım bu isimle başladığım okulu bitirdiğimde bölümün adı daha anlaşılır olması için “Gemoloji ve Mücevher Tasarımı” olarak değiştirildi. Öteki türlü sanayi işçisi olacağımızı sanıyorlardı yada madenci…
8 hayatım boyunca şans getirmiştir bana.Halbuki 8 yazmayı çok sevdiğim için uğurlu sayım demiştim birinci sınıfta sayıları yazmayı öğrenirken. Daha sonradan devrilmiş halinin sonsuzluk anlamı taşıması beni sekize iyice bağladı. Birde “S” harfini severdim. Bir gün bir anlam kazanacaktı oda :)
Küçük prensin sözünü dinledim hep. “Güneş doğarken ve batarken sakın o manzarayı kaçırma otur ve her gün usanmadan o anı izle çünkü güneş her gün başka doğar, başka batar…." Hele Bodrum’da!....
Ve mucizelere hep inandım ben. Gün batarken dilediklerim, doğan güneşle mutlu ettiler beni çoğu zaman…
Sorarlar ya sanatçılara…
Nelerden ilhan alıyorsunuz?
Bodrum’da mutlu bir aileyle, güzel dostluklarla büyüyüp. Doğayla iç içe olunca…. Yılların biriktirdiği ve beni gerçekten etkileyen görüntüler, “ses”ler, olaylar benim takılarımda şekilleniyorlar. Daha beynimin köşesinde sıkışmış orada kıvama gelmeyi bekleyen çok tasarım var. Zamanı geldiğinde onları bir bir sizlere sunacağım. Bu daha başlangıç :) …
Cansu TÜRKDOĞAN